Bir Ticari Saha Olarak Sinema Eleştirmenliği

        Şüphesiz ki sinemamızın en derin sorunlarından biri ve belki de ön önemlisi, sinema eleştirmenliği kavramının karşılığına oturtulan dar tanımlar ve bu etiketleme sürecinin ardından gelen sinema eleştirmenliği standardizasyonudur. Aktüel ve dinamik olarak yaşanan şimdi’yi ‘yeni’ kalıbına oturtup, geçmiş sinema olaylarını geçmiş ve statik, yani ‘eski’ olarak kategorize eden anlayış yüzünden, bir gün öncesini unutturan bir sinema eleştirmenliği kurumu hakim. Sinemaya dair haberler yada kritikler barındıran gazete köşelerinde, televizyon programlarında ve sinema dergilerinin birçoğunda vizyona giren/vizyona girecek olan yapımlar üzerine kalem oynatılır genellikle. Elbette bir hobi haline gelen sinema salonlarının ve film festivallerinin ihtivasına dair görsel ve yazılı medyada çeşitli içerikler yayınlanmalıdır lakin bütün kotanın bu gayeye harcanması, yığınların bilinçaltında sinemanın asıl hedefi olan bilgilendirmeyi, öğretmeyi, düşündürtmeyi gözardı edip salt zaman geçirici ve eğlendirici bir sinema altyapısı oluşmasına sebep olur ve ‘eskiye rağbet olsa bit pazarına rahmet yağardı’ mottosuyla geçmiş sinema tecrübeleri, geri döndürülmemek üzere tarihin ve belleğin çöplüğüne yollanır. Bu anlayış, dünyanın şu anda yaşadığı savaşları, acıları, hüzünleri, aşkları, insani problemleri, psikolojik travmaları, intiharları, coğrafi yıkımları anlatmayı ‘yeni’ dediğimiz vizyon sinemasına endeksler ve geçmişin tüm yapımlarını adeta o zamanki dünya için yakılan ama sonsuza dek bir daha yanmamacasına sönen kandil gibi şuurlara işletir.


Tarkovsky’nin Nostalji’si, Bergman’ın Sihirli Flüt’ü, Truffaut’nun 400 Darbe’si, Bresson’ın Taşra Papazı yaşandığı çağa mimlenir bu anlayışa göre ve kendisinden sonra gelen hiçbir döneme ışık tutamaz. İşte tam da bu anlayış yüzünden, sinemayı tanımlayan bu adamların ismini dahi bilmeyen bir kitle var. Nostalji’yi izleyen biri Çılgın Dersane’ye gider miydi? Sihirli Flüt’ün büyüsüne râm olan kişi Recep İvedik’i defalarca izleyip yetenek ve mizah yoksunlarını yalı sahibi yapar mıydı? Herşeyin bir alıcısı olduğuna, zevklerin ve renklerin tartışılmaması gerektiği düsturuna katılmak ayrı, eğitimsiz ve bilinçsiz izleyiciyi enayi yerine koyup onun bu zaafından faydalanarak osuruk nöbetlerini mizah diye yutturanlara karşı çıkmak ayrı. Tarkovsky’nin Andrey Rublev filminde Rusya’yı işgal eden Tatar saldırganlara gösterdiği hoşgörüyü gören biri, buram buram militarizm ve şovenizm kokan plastik ağlatı Nefes’i böyle görkemli tahtlara oturtur muydu?


Peki suç kimde? Suç eleştirmenlerde diyorum inatla. Halkımızın okuma oranı, araştırma oranı hepimiz kabul ederiz ki; yerlerde sürünüyor. Gazete, dergi, televizyon gibi propagandist iletişim aygıtlarıyla dünyayı okumaya çalışan mekanik bir insan dönüşümü var. Hali hazırda izleyiciyi tam da bu noktadan kıstırmak ve zihnine birtakım doğruları enjekte etmek varken, izleyiciyi aynı klişelerle uyutmak tam manasıyla şuursuzluktur.


Bir kere Tarkovsky yazın köşenizde, Fellini büyüsü satın biraz pazarlarda, Chaplin’le de gülünebileceğini söyleyin, Lütfi Akad’ı ölmeden önce anın, sinemaya sonsuzluk derecesinde emek ve estetik veren Angelopoulos hayranı kesilmeyin bir günde, bir kere gündelik hayatın ve rutin adı verilen tanrının sözünü dinlemeyip çağları aşarak geriye gidin, izleyiciyi tarihin derinliklerinde saklanan mücevherlerin varolduğuna inandırın ve ona hazine aramayı teşvik edin. Yakutu bulan akiki arar, akiki bulan elması arar veçhesinden hareketle Tarkovsky’den Bergman’a, Bresson’dan Chabrol’e, Rohmer’den Ray’e doğru bir flashback ile hipnotize edin izleyiciyi. Evet, adı üstünde günlük gazete. Güne , aktüaliteye, gündeme ışık tutan yanını yadsımıyor ve es geçmiyorum. Fakat hiç değilse haftada 1 kez, ayda bir kez, olmadı yılda 1 kez bir sinema dâhisinden bahsedin, çok mu zahmet olur haspam? Bu da yetmezmiş gibi, ‘sanat sineması’ diyerek izleyicilere bir nevi ‘sen sığırsın lan otur aksiyon izle, bunlar senin zekana ağır gelir’ mesajını alttan alttan vererek bir de jakoben tavır takınırlar ki; hiç sormayın.


Bir de eleştirmenlerin politik, ideolojik yapışkanlığı vardır ki; adeta tiksindirir. Oturup çay içtiği yönetmenleri över, propaganda da olsa yalan da olsa kendi ideolojisine hizmet eden yapımları arş-ı âlâya çıkarır, kendisine bir maslahat ve menfaat sağlayacak kişilerin patronaj statüsünde olduğu projeleri vicdanının değil cüzdanının doğrultusunda yorumlar, o festival senin bu festival benim diye kameralara arz-ı endam ederek adeta sirk palyoçoluğu yapar, yayınevleriyle olan sıkıfıkılığından faydalanıp eğitimsiz bir topluma içi spoiler ve abur cubur dolu kitaplar sunup malumatfuruşluk taslar, bu da yetmezmiş gibi kendisini sinemanın peygamberi ve sinema izleyicisini de ümmeti zannedip kendi kurallarına uymayanları modern, kapitalist, burjuva, gerici, yobaz, lümpen, entel diyerek fişler. Peki sen nesin arkadaş? Bıkmadın mı eskilerin söylediklerini papağan gibi tekrar etmekten? Bıkmadın mı ideolojine yakın bulduğun yazar ve düşünürlerin fikirlerini kendi sığ potanda eritip yeni bir ambalaj yalanıyla vitrine koymaktan? Ne zaman kendine ait cümlelerin olacak? Ne zaman insanlığa kendi nefesinden üfleyeceksin? Başkasının dudağına yapışıp suni tenefüsten kalanı kendinin gibi reklam ederek sadece kendini kandırabilirsin. Nefesin belki seni idare edip bir süre maskeler ama sağlıksız gıda kendini bir delikten ifşa eder, unutmayasın.


Müslümanı desen ayrı, liberali desen ayrı, sosyalisti desen ayrı, kemalisti desen ayrı, batı hayranı desen ayrı, doğu hayranı desen ayrı. Kemalist bir düzine Atatürk filminin hepsinde kusur bulur, şu yapılır mı bu edilir mi? Sanırsın ki dökümanter yorumluyor, özgün bir kurgu yada senaryoyu değil. Elbet tarih çarpıtılmamalı fakat tarihi dogma yada nass görmeyip kendi fikri ve hakikatince tarihe zedelemeden bir çizik atan adam neden yerlebir edilmeye çalışılır bir türlü anlamam. Müslümanı desen, apayrı. Dervişin birinin şehvete olan meyli sahnelenir, yok efendim neden çıplak sahneler koyulmuş, vay efendim neden şu zikir sahnesinde kadınlar var, neden oynayıp zikir ediyorlar. Çağrı filminde Vahşi’nin mızrağını kafasındaki ziynetin deliğinden geçiren dansöz Nene Hatun muydu haspam? Ona niye ses etmedin? Fetih 1453 filminde Bizanslı kadınların sahnesi varmış da; Fatih’in olduğu filmde bu yapılır mıymış? Peki Bizanslı kadınlar ne yapıyordu hacı abi? Altın günü falan mı? Yada hatim mi indiriyorlardı? Hz.Lut filmini çevirsen livata olayını nasıl sahneleyeceksin peki? Sen bunu sahneledin diye sana ‘ulan peygamberi anlatıyosun, ne livatası şerefsiz’ dese senin gibi sığ biri, hoşuna gider miydi? Hem siz Müslüman abiler mücahitlikten müteahhitliğe evrileli beri banka hesaplarınız dönüm araziye sığar oldu. Neden bir Fatih filmi çekmediniz? Yada neden çektirmediniz? Doğru ya; siz başka yerlerde harem kuruyordunuz, meşgul etmek olmazdı.


Bir de şovenler vardır ki; onların fraksiyonu dillere destandır. Kürt kelimesini duyunca yorgan iğnesi batırılmış gibi yerinden zıplar, beynine giden oksijen adeta barut tozuna döner, onun hiddetini kesecek bir kum torbası icat edilmedi henüz. Bir Kürt temalı film gördüğünde izlemeden eleştirir, Güneydoğu olayına eğilen İki Dil Bir Bavul filmini bataklığa gömer fakat nedense sohbet meclislerinde, panellerde, anfilerde Bahman Ghobadi filmlerini anlata anlata bitiremez. Ghobadi dadaş mı hemşehrim? Bozkurt efsanesini mi anlatıyor? Sen niye bir öyle bir böylesin? Nefes filmini ağzından salyalar fışkırırcasına övmekten tükürük bezlerin kurudu. Niye? Çünkü tamamen ulusalcılığa oynayan, tamamen militarizme endekslenmiş basit ve plastik bir filmi Schindler’in Listesi’ne asmazsan senin milliyetçiliğine halel gelirdi değil mi?


Sol kesim 12 Eylül’e dair onlarca film çekti, peki muhafazakâr olduğunu iddia eden siz sağ kesimin yılmaz savunucusu olan eleştirmenler, neden bir 28 Şubat filminin çekilmesi için ısrar etmiyorsunuz da Mehmet Ali Birand’ın taraflı ve politizm kokan kalitesiz belgeseline Michael Moore muamelesi yapıyorsunuz?


Bu ülkeye artık yeni adamlar gelmeli. Hiçbir politik fraksiyona kapılmadan, inandığı değerlerden başka kapıya yaslanmayan, vizyon denen lanet klişeye hapsolmadan sinemayı tüm evrenselliği ve tarihiyle ele alan, vicdan sahibi, şuur sahibi kalemler, beyinler lazım artık. Her dergiye baktığımızda, her köşeye baktığımızda aynı insanların aynı vıcık tarzına şahit olmaktan bıktık usandık. Sinemada kimseye sıra bırakmayan, sinema okudu diye adeta bir berber dükkanı gibi belgesini göğsüne muskalayan, taksiyi götürenin taksi plakası değil direksiyon hakimiyeti olduğunu farketmeyen, siyasi otoriteye yalakalık yapmakla, çeşitli dernek, cemaat, örgüt desteklerine sırtını dayamakla ve bürokratik yol vermelere alışıklığıyla trapezci sirk maymunlarını aratmayan, etrafındaki herkesi hedefe giden yolda araç bilerek kendi yükselişi uğruna bir tramplen olarak gören ve omuzlara basa basa sivrilmeye çalışan politik mutantanlardan artık gına geldi. Sinemayı sinema olmaktan çıkarıp yapışkan fikirlerinize bulamaç kıldığınızdan ötürü bu yazı böyle karman çorman ve sinemadan bigâne kaldı. Siz ne zaman ki adamakıllı sinema yazarsınız, biz de o minvalde mukabele yaparız.



Yazan: Awdîl
Bu Güzel yazıda Sinemanın hastalığını gözler önüne iğneleyici şekilde ortaya koymuştur.

Yorumlar